Fringe

August 30th, 2008

Hakkında ne söylenirse söylensin bir yapımcının özgeçmişinde “Lost” ismi güzel duracaktır. Gizem hikayeleri yaratmakta zorlanmayıp, genelde bunları çözmekte çuvallayan J.J. Abrams’ı, Night Shyamalan’a tercih eder miyim bilemiyorum ama Abrams’ın daha fazla para kazandığı muhakkak. Ancak ABC’nin “Lost”u altıncı sezonunda bitirmeye karar vermesi üzerine Abrams beyin kendine yeni bir macera bulması gerekiyordu. Yoksa paralar suyunu çekecek. Çözüm, 10 milyon dolarlık pilotu ile “Lost”çu amcanın yeni dizisi “Fringe”.

Uluslararası seyahat yapan bir yolcu uçağı, bilinmeyen bir nedenden dolayı otomatik pilotla acil iniş yapar. İçerideki insanlar neredeyse erimiş olarak bulunur. Olayı araştırmakta olan FBI ve NSA ekipleri, bunun biyolojik bir virüs olduğuna karar verirler. Ancak bu tarz bir şeyi yapabilecek tek bilim adamı çoktan bunamış ve tımarhaneye kapatılmıştır. Radikal düşünceli ajan kızımız bahsi geçen çılgın bilim adamı Profesör Walter Bishop’u tımarhaneden çıkartıp aktif olarak araştırmaya katar. Ancak her şey göründüğü gibi değildir.

Bu son cümle herhalde bütün Abrams prodüksiyonlarının ortak özelliği. Her şey göründüğü gibi değil. “Fringe”in dünyası bizim dünyamız gibi gözüküyor örneğin. Ama aslında teknoloji gizli gizli o kadar gelişmiş ki, neredeyse bir cyberpunk ortam yakalanmış kapalı kapılar ardında. Elbette ki bu halktan saklanıyor. Her şey göründüğü gibi değil. Dev bir elektronik şirketi, gizli kapaklı işler çeviriyor. Düşman mı, dost mu? Belli değil. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Komplo teorileri, robot virüsler, ihanete eğilimli sevgililer… Ve her şeyin ötesinde maalesef bu 10 milyon dolarlık pilotun yüzüne baktığınızda oldukça ucuz duruyor. Demek neymiş? Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

“Fringe”, “Torchwood” ile “X-Files” arası bir yerde gözüküyor. Burada “Torchwood”un başarısız bir “X-Files” taklidi olduğunu belirtmekte sonsuz fayda var. Yine bir şeyler oluyor, bu şeylerin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Ama zeki lider, çılgın bilim adamı Walter Bishop, güçlü kadın kontenjanında FBI ajanı kızımız Olivia ve sokakların adamı, yakışıklı kötü çocuk rolünde oğul Peter Bishop, bir ekip halinde hem olaylara müdahale ediyor hem de dev komplo teorisini çözmeye çalışıyor.

Dizinin ekseninin Walter Bishop olduğunu söylemek hatalı olmaz. Allahtan John Noble(Lord of the Rings: Return of the King, All Saints) bu rolün altından oldukça başarılı kalkmış. Sinir bozucu ile eksantrik olmak arasındaki ince çizgide dans eden Noble, bu çizgiyi kaçırırsa işler çok karışacak gibi. Ancak bu haliyle, Bishop’ı tam olması gerektiği gibi algılıyoruz: Zeki ve deli, ama tahammül edilecek bir insan değil. Öte yandan çılgın bilim adamı tiplemesinde “Primeval”da Douglas Henshall’ın canlandırdığı Profesör Nick Cutter gibi yeni bir anlayış, yeni bir yorum da göremiyoruz. Bishop gerçekten kafadan kontak ve muhtemelen ilgili araştırmaları yapmadan da deliymiş. Niye? Bilemiyoruz.

Bishop dışındaki karakterler ise az yazılmış oldukları için olsa gerek pek göze çarpmıyorlar. Standart performanslar, standart replikler her yerde. Bunun dışında, henüz yayınlanmamış olduğundan olsa gerek, “Fringe”deki her şey çok emanet, çok ucuz duruyor. Müzikler “Lost” soundtrackinden bonus şarkılar geçidi gibi. Kurgu bazen kendinden geçiyor bazen sahneyi ve mizanseni unutuyor. Ve ben hakikaten Abrams’ın üç boyutlu gri harflerle olan derdini anlamakta güçlük çekiyorum. Mekanın ortasında kocaman harflerle neresi olduğunun yazması elbette estetik bir seçim. Göze de çarpıyor. Ama bu seçimin doğru olduğu anlamına gelmiyor.

Bunların hiçbiri “Fringe”in temel sorunu değil. Temel sorun, öyle güvenebileceğimiz bir formülün olmaması. Belli ki her hafta ilginç ve gizli bilimsel bir şey nedeniyle bir olay çıkacak ve ekibimiz bunu çözecek. Arada da ana hikaye sürünerek ilerleyecek. “Lost”ta en azından bir geriye dönüş mantığı vardı. Bir ada dolusu tanımadığımız insanın geçmişini en azından bir sezon merak etmiştik. “Fringe”de ise ilgimizi çeken tek şey ana gizem. O da hakikaten çok ilginç değil. Teknolojinin gizlice bu kadar ilerlediğine inanmamız bekleniyor.

Bunun üstüne pilot bölümün hikayesi de pek ilginç değil. Normalde nefes nefese heyecanla seyredilmesi gereken bu bölümü, itiraf ediyorum bir kaç kez ara vererek seyrettim. Karakterler arası çatışmalar da dahil olmak üzere her şey son derece sıradan. Umuyorum ki Abrams’ın ekibi sezon içinde bu sorunları giderir. Zira bu dizide kızların hayran olacağı bir Sawyer yok. “Lost” kredisi ne kadar çabuk biter bilinmez.

-Fasih Sayın

True Blood

August 12th, 2008

Vampir dizileri nedense vampir kitapları veya filmleri kadar popülarite kazanamıyor. Konunun ciddiyeti ile hedef kitlenin çakışmaması bunun bir sebebi olabilir. Fantastik konulu diziler genelde çocuklara hitap ederken, vampir, insanların kanını emen bir canavar. Pek de çocuksu bir durum yok ortada. Sonuçta Anne Rice, neslinin yetişkin olduğu şu dönemde vampir sevdasının azalmış olması doğal. Buna rağmen her sene şansını deneyen bir vampir dizisini karşımızda buluyoruz. Bu son deneme ise daha evvel pek çocuksu işler yapmamış olan Alan Ball’dan (Six Feet Under) geliyor.

Neyse ki vampir kitabı eksikliği yok. “True Blood”da Charlaine Harris tarafından yazılan “Southern Vampire Mysteries” kitaplarından bir uyarlama. Vampir dizilerinin pek iyi bir ünü yok ama Ball’un Six Feet Under’dan kalan kredi notu, sanırım, HBO gözünde böyle denemeler yapmasına izin verecek kadar yüksek.

Sookie, küçük bir Louisiana kasabasındaki bir restoranda garsonluk yapan genç bir kızdır. İyi niyetli ve sevimli bu kızımızın çocukluğundan beridir büyük bir sorunu vardır. Sookie, insanların düşüncelerini zihninde duyabilmektedir. Bir gün çalıştığı restorana gelen müşterinin bir vampir olduğunu anlar ve bu vampire aşık olur.

“True Blood”ın diğer vampir dizilerinden farkı, yetişkinlere hitap etmesi gibi gözüküyor olabilir. HBO geleneğine uygun olarak diyaloglar realistik; eşcinsellik, seks, şiddet gibi burun kıvrılan öğeler rahatlıkla gösteriliyor. Ama “True Blood”ı farklı kılan bunlar değil, içinde geçtiği dünya.

Evet, hikaye Anne Rice geleneğine uygun olarak günümüzde geçiyor. Ancak arada dahice bir minik fark var. Vampirler var ama saklanmıyorlar. Tam tersine bundan iki sene evvel varlıklarını kamu oyu ile paylaşmışlar. Artık dünyada herkes vampirlerin varlığını biliyor. Onlarsa yıllar boyu anlatılan hikayelerden, saçma sapan korku filmlerinden sıkılmışlar ve toplumun eşit bir parçası olmak istiyorlar.

Amerikan ırkçılığının beşiği güneyde yaşayan Harris’in bu sinsi hamlesi siyahi halkın yerine vampirleri koyuyor. Bir yanda yüzlerce yıllık yalanlarla büyük bir ön yargı dalgasına maruz kalmış ve bundan bıkmış vampirler, öte yanda vampirlere olan korkularını nefrete dönüştüren insanlar. Harris’in bu alt üst dünyasında vampirler bireysel olarak güçlü olsalar da topluma karşı ezik birer av.

Bu ufak ayar, True Blood’ı sıradan bir vampir hikayesi olmaktan çıkarıp derin bir toplumsal eleştiriye araç olabilecek bir duruma sokuyor. Vampirlerin topluma katılması ile birlikte ortaya çıkabilecek sorunları son derece çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Devamlı vurgulanan şey insanların tarih boyunca ve hala vampirler için yazılan hikayelerden farklı şeyler yapmamış olmaları. Öte yandan Ball bize “vampir de olsa insan insandır” gibisinden paketlenmiş bir mesaj da vermiyor. Sonuçta vampirler insan kanı ile beslenen bir ırk. Yani doğal besini insan, adamların. Besinine aşık olur musun? Veya restoranın iyi niyetli sahibi Sam’in belirttiği gibi “Bir gün bütün sevdiğin yemeklerden vazgeçmen ve sadece enerji içeceği içmen söylense, bu hoşuna gider mi?”

Hikaye bu çatışmasal noktada da kilitlenmiyor. Tersine vampirlerin varlığının yol açtığı makro sorunlara da bakıyoruz. Tüketim toplumunun tüm kuralları işliyor. Vampir ürünleri rafları süslüyor, televizyonda vampir programları boy gösteriyor.

Seyrettiğim pilot bölüm yayına hazır değildi. Bu nedenle kurgudaki problemler hakkında fazla konuşmak yersiz olur. Bazı sahneler düpedüz eksik ve belli ki jenerik daha tamamlanmamış. Yine de kurgudaki zorlukların temel kaynağı belli ki kısa zaman içerisinde bolca karakter tanıştırma gerekliliği. Şahane açılan hikaye, jenerikten sonra yavaşlıyor ve dengesizleşiyor. Bazı yerlerde sıkılmak mümkün. Pek çok hikaye paralel aktığı için kimin takip edileceği belli değil.

Ana karakter Sookie ise malesef karakterler içerisinde en sakat olanı. Hayatı boyunca insanların kafasından geçen en gizli düşünceleri bile duyan bir genç kızın, hala masum bir şekilde herkesin içindeki iyiliğe inanması için çok iyi bir sebebi olmalı. Ne var ki bu sebebe vakıf olamıyoruz. Ben olsam düşüncelerini okuyamadığım bir vampirden daha çok korkardım.

Dağınık senaryolu pilot bölümüne karşın “True Blood” önümüzdeki sezonun gelecek vaadeden dizilerinden.

-Fasih Sayın

Breaking Bad (Sezon 1)

August 10th, 2008

Tuhaf memleket şu Amerika. “Battlestar Galactica”da kadın görünümlü bir robota geçmişte cinsel taciz uygulandığı fikrinin zikredilmesi üzerine ayağa kalkan muhafazakarlar, “Weeds”de masraflarını karşılamak için marihuana satan ev kadınına tek kelime etmiyorlar. Ya muhafazakarların kablolu televizyon abonesi olması yasak ya da benim kaçırdığım çok önemli bir şey var. “Breaking Bad” ise, “Weeds” müsamahasının alınıp doruklara taşındığı bir yapım.

Walter White, bir zamanlar ismi Nobel ödülü adayları arasında anılan, kristal uzmanı, başarılı bir kimyacıdır. Ancak hayatta bir şeyler ters gitmiştir belli ki. Bir şekilde, White, sıradan bir kadınla sıradan bir evlilik yapmış, hayallerinin hiç birini gerçekleştirememiş, ellili yaşlarında, düşük maaş ile çalışan bir lise derecesi kimya öğretmeni olup çıkmıştır. Zihinsel ve bedensel özürlü bir oğlu ve sinir bozucu bir kayın biraderi vardır. Öğrencilerinden saygı görmez ve ek iş olarak araba yıkar. Çevresindeki herkes tarafından aşağılanan ve bunu hak ettiğini düşünen Walter bir gün durup dururken bayılır. Doktoru ilerlemiş akciğer kanseri teşhisi koyar. Çok az ömrü kaldığını öğrenen Walter, birden bire ölürse ailesine hiçbir şey bırakamamış olacağını fark eder ve bir dizi olay sonrasında uyuşturucu satıcısı eski bir öğrencisi ile kristal bazlı uyuşturucu piyasasına girmeye karar verir. Ancak artık bir koltuğa üç karpuz sığdırmalıdır: Okul, aile ve suç hayatı.

Vince Gilligan’ın (X-Files, Hancock) “Breaking Bad”i kelimenin tam anlamıyla bomba gibi bir pilot bölümle açılıyor. Çölün ortasında üstünde sadece beyaz donu olan orta yaşlı bir adam, önce bir kameraya günah çıkarıyor sonra da gömleğini giyip tabancasını donunun lastiğine tutturuyor. Uzaklarda polis sirenleri, yan tarafta içinden dumanlar çıkan hafif parçalanmış bir karavan… Gilligan, daha birinci dakikada seyirciye kancasını atıyor. Gerisi elbette ki olayların nasıl buraya geldiğini anlatan dev bir flashback.

“Breaking Bad”i sınıflandırmak oldukça zor. Teoride bir kara komedi ile karşı karşıyayız. Sakin, mülayim ve olgun Walter White’ın içinde bulunduğu durumdan dolayı tam anlamıyla “kafayı kırması” ve kendi kişiliğinin tam tersi gergin, sert ve çocukça sayılabilecek davranışlar içindeki suç dünyası kişileri ile kurduğu temas bu kara komedi öğesinin özü. Walter’ın öğrencisi Jesse, aslında küçük ve yerel bir suçlu. Walter ise işi büyütüp çok para kazanmak istiyor. Her ikisinin de suç dünyası hakkında tecrübesi çok yüksek değil. İş büyüdükçe problemler büyüyor, sorunlar çetrefilleşiyor. Bu durum şahane karakter çatışmalarına sebebiyet veriyor. İkilinin bir adam öldürmesi ve bir de cesedi yok etmesi gereken bölüm buna çok iyi bir örnek.

Ancak “Breaking Bad” bundan ibaret değil. Bu kara komedi maskesinin altında, ana karakterin derin bir ikilemi ve karar mekanizmasında içine düştüğü bir paradoks var. Walter’ın hayatta kaybedeceği hiçbir şey kalmamış. Kanser onu uçurumdan iten son bir tekme adeta. Öte yandan, her şeye rağmen, ailesini  ve özellikle oğlunu çok seven Walter, son günlerini değerlendirerek silik benliğini, kendisiyle gurur duyulacak bir insan haline getirmeye çalışıyor. Ölümden korkusu yok, ama eceli gelmeden ölürse, hayatında yapmak için yola çıktığı tek amaç da kendisiyle birlikte yok olacak.

Ellilerindeki bir erkeğin olası tüm fobilerini Walter’da görmek mümkün: Oğlu tarafından takdir edilmemek, finansal özgürlüğüne sahip olmamak, karısının tam kontrolünde olmak, kayın biraderinin gölgesinde kalmak, gençliğinde aşık olduğu kadını rakibi olan erkeğe kaptırmak vs onların bir çift olarak hayal ettiği noktalara gelmesini seyretmek. Sinema eleştirmeni bir dostum bir seferinde “Ortak hayalleri olmayan bir çift hayatta nereye kadar gidebilir ki?” demişti. Herhalde o zaman en korkuncu, ortak hayallerin çalınması olmalı.

“Breaking Bad”in en büyük şansı Walter White rolünün altından inanılmaz bir başarı ile kalkan Bryan Cranston (Malcolm In The Middle). Şimdiye kadar hep saf ve abartılı komedi rolleri ile karşımıza çıkan Cranston, White’ı beklenmedik derecede küçük oynuyor. Cranston’ın ezik bir babayı gerektiğinde şefkatli gerektiğinde ise asabi gösterebilmesi büyük başarı. Her an bir komiklik bekliyoruz kendisinden, ama ne “Breaking Bad” ne de Walter White sululuğa tahammül gösteriyor. White, sakin ve sessiz ama delirdiği zaman korkunç bir güç.

Hikayenin parıldadığı noktalar Walter ve Jesse’in suç dünyasında ilerlerken yaşadıkları ise, solduğu noktalar da Walter’in ailevi sorunları ve kanser meselesini kabullenme zorlukları. Bu yüzden “Breaking Bad” anlatı kalitesi olarak neredeyse bir parabol izliyor. Kaliteli bir başlangıcın altında ailevi sorunlara çok da yaratıcı bir şekilde değinmeyen bir kaç bölümle tempo kalp krizi derecesinde düşüyor. Yazında bir dengesizlik var. Ya yazarların hepsi aynı kalitede değil, ya da dizi çalışan formülünü keşfetmeye çalışıyor.

Bu formül ise daha ilk bölümün ilk dakikalarında gerçekleşen “vay anasını” efekti. Normal bir insanın ileri derecede normal dışı bir duruma nasıl geldiğini izlemek hem bir gizem hikayesi etkisi yaratıyor hem de uzun süreli bir kanca olarak izleyiciyi yakalıyor.

Yazarlar grevi nedeniyle iki bölüm erken sona eren “Breaking Bad” eşit sayıda iyi ve kötü bölüme sahip. Ancak iyi bölümleri o kadar iyi ki, kötü bölümlerdeki hataları göz ardı edebiliyoruz. Başrolde mükemmel bir oyunculuk ve cesur bir senaryo ile sezonun en iyi yeni dizilerinden biri.

-Fasih Sayın

Psych (Sezon 1)

August 8th, 2008

CSI fırtınası dünya televizyonlarında hala dinmedi. Doğal olarak sayısız prosedürel polis dizisi televizyon ekranlarında boy göstermekte. Gizemlerin çözümleri teknolojik, kahramanlar ise sıradan ve özelliksiz. Oysa ki klasik gizem hikayelerinin kahramanları her zaman eksantrik dahiler olmuştur; Agatha Christie’nin Hercules Poirot’su veya Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u gibi. Bugün televizyonda bunların benzerleri ile karşılaşmak çok zor. Belki “Monk”, belki “House”… Üstelik “House” teknik olarak bir Sherlock Holmes uyarlaması olduğuna göre sayılmaz herhalde.

Böyle bir manzarada dış kulvardan koşarak “Psych” geliyor hiç beklemediğimiz bir anda.

Kahramanımız Shawn Spencer’ın fotografik hafızası vardır; yani bir kez, öylesine gördüğü bir şeyi bile en ince detaylarına kadar hatırlayabilmektedir. Üstelik bu yeteneği eğitilmiştir de… Shawn’ın idealist babası, oğlunun da kendisi gibi bir polis olmasını istemekle kalmamış, onun doğuştan gelen bu yeteneğini de kullanarak belki de bütün zamanların en iyi polisi olması için çocukluğundan beri oğlunu eğitmiştir. Elbette ki işler umulduğu gibi gitmez. Otorite ile problemi, babasına karşı isyanında vücut bulan Shawn, bir işten başka birine giren, hayatı ciddiye almayan, serseri ruhlu bir delikanlı olur çıkar. Ancak bir gün yine televizyondan gördüğü bir suç olayını, sadece haberlerde gördüğü detaylarla çözüp polise telefon ettikten sonra, tutuklanır ve çözdüğü suçun ortağı olmakla suçlanır. Öyle ya, suç ortağı değilse bu kadar bilgiye nasıl sahip olabilir? Shawn bir süre inanılmaz gözlem yeteneklerini polislere anlatmaya çalıştıysa da onları ikna edemez ve en sonunda onlara suç işleyenleri zihninde gören, ruhlar dünyasıyla devamlı temas halinde olan bir medyum olduğunu söyler.

Tahmin edebileceğiniz gibi Shawn, bu noktadan sonra polis için psişik bir danışman olarak çalışmaya başlıyor. Yalan söylediği anlaşıldığı anda ise hapsi boylayacak.

“Psych”, eski, episodik suç dizisi formülünü bu yüzyıla taşıyor. Temel fikir, hem kahramanın eksantrik bir dahi olarak kendini göstermesini sağlıyor, hem de yazarların “CSI”, “Numb3rs” gibi prosedürel polis dizilerinin yanında “Medium” ve “Ghost Whisperer” gibi medyum dizileri ile de dalga geçmesini sağlayarak bir taşla neredeyse üç kuş vuruyor.

Dalga geçtiği dizilerin aksine “Psych”da spotu olaylardan ziyade karakterler alıyor. Muzip, sorumsuz, cahil, düşüncesiz, ukala ve yer yer kaba bir karakter olan Shawn aslında kulağa hiç de sevilesi bir insan gibi gelmezken James Rodey (Dukes of Hazzard) rolün altından o kadar büyük bir başarı ile kalkıyor ki, en sevimsiz anında bile aslında Shawn’un iyi kalpli ama sadece hafif kafadan kontak bir karakter olduğuna ikna oluyoruz. Bu da dizinin en büyük kozu. Zira Psych, Shawn’un hikayesi. Shawn’u sevmezsek, diziyi sevmemiz imkansız.

Denklemin diğer öğeleri de yerli yerinde. Shawn’un yancısı, çocukluk arkadaşı Gus, hem bir nevi Dr. Watson görevi görüyor, hem de ayakları yere basan, korku, ahlak ve terbiye gibi normal insan vasıflarına sahip olan bir karakter olarak seyirciyi temsil ediyor. Dedektif Lassiter ise Shawn’un doğal rakibi olan eski moda 70’ler polisi. Tüm bunlara zorunlu güzel kız Jules ve sert polis şefi Karen eklenince, yazarlar oynayacak karakter sıkıntısı çekmiyor.

“Psych” her ne kadar episodik yapıya sahip olsa da modern dizilerin, tüm sezona yayılan ana hikaye özelliğine az da olsa sahip. Her bölümün başında flashback vasıtası ile Shawn’un çocukluğunda babası ile ilgili bir anıya rastlıyoruz. Bu anı hem Shawn’ı daha iyi tanımamıza hem de bölümün konusunu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Burada Corbin Bernsen’in (L.A Law, General Hospital) baba rolündeki performansına da değinmemek önemli bir faktörü atlamak olacaktır. Bernsen, Harry Spencer rolünü hem flashbackler sırasında hem de günümüzdeki sekanslarda başarı ile canlandırıyor. Harry’nin aslında iyi bir karakter olduğunu hissediyoruz ama Shawn’un neden babasından nefret ettiğini anlıyoruz.

Sezon sonundaki bir iki bölümde Lassiter ve Jules ile ne yapacağını şaşıran yazarların ilginç denemeleri dışında “Psych” iyi yazılmış, eğlenceli bir polisiye gizem dizisi olmasının yanında zorlanmadan esprili olabiliyor, gülme efektine gerek kalmadan güldürebiliyor. Klasik gizem hikayelerine modern bir bakış arayıp CSI benzerlerinden sıkılanlar için son derece faydalı olabilecek bir dizi.

-Fasih Sayın

Kritik Sorulara Elimizden Geldiğince Cevaplar, part I

August 12th, 2006

soru 0. Evren’in başlangıcı nedir?

cevap 0. güzel soru. kısa cevap şu, bilmiyorum. hatta, biraz iddialı olmak gerekirse, şu anki algımız, teknolojimiz ve teorilerimize dayanarak bu küçük bilgi parçası kimse tarafından bilinemez. sebebini anlatmak için öncelikle Planck denilen bir fizikçiye başvurmamız lazım. bu zat, herhangi bir insani ölçüm sistemine bağımlı olmayan “doğal birimler” diye bir kavram ortaya çıkartmış. bu “doğal birimler” tüm fiziksel ölçümler için kullanılabilir ancak bizim şu an ilgileneceğimiz Planck uzunluğu tabir edilen birim.

Planck uzunluğu yaklaşık olarak şöyle tanımlanır, Schwarzschild yarıçapı Compton dalga uzunluğuna eşit olan bir karadeliğin yarıçapı 1 Planck uzunluğuna eşittir. burası gerçekten zor, geçelim şimdilik; Planck uzunluğu yaklaşık olarak 10-35 metredir, yani çok ufaktır. Planck süresi ise, ışığın bu uzunluğu geçmek için harcadığı zamana denir, ve dolayısıyla yaklaşık 10-44 saniyeye eşittir.

şu geçtiğimiz paragraf hakkında daha çok okuma isteği ve iradesi olan insanları bir selam edip, esas noktaya dokunuyorum. bu Planck süresi denilen zaman birimi, algılanabilecek en ufak zaman birimidir. bundan ufak bir sürede gerçekleşen herhangi bir olay algılanamaz, ve bunu dediğimde bana inanmanızı istirham etmek zorundayım, yoksa karadelik mekanizmasını da tartışmamız gerekecek. sonuç olarak t1 anında eğer Büyük Patlama (Big Bang) gerçekleşti ise, ve bizim aradığımız ondan önce, bu çok yoğun, çok sıcak maddenin nereden geldiği ise, t0 anına gitmemiz gerekir. Evren bu sırada çok ufak olduğundan, Kuantum Teorisi’nin fiziksel kuralları ve Planck’ın doğal birimleri mevzuubahis olmaya başlar. t0 anı ile t1 anı arasında bir Planck süresinden kısa bir zaman geçtiğinden dolayı, orada ne olduğunun bilinebilmesi şu an itibarı ile, basitçe, imkansızdır.

eğer Kuantum Teorisi ile Genel Görelilik Teorisi’ni birleştirebilir isek -çünkü Planck süresinin geçerli olduğu Evren’de böyle bir evliliğe ihtiyacımız var- işte o zaman bu sorunun cevabı verilebilir. yine de, günümüzün bilimadamlarının tahminlerine göre, Evren’in yaratılma ihtiyacı duymadan ortaya çıkmış olduğunu varsaymak mantıklı olan yorum olacaktır.

soru ∞. sonsuzluk nedir?

cevap ∞. bunun cevabını biliyorum. öncelikle şundan bahsetmeliyiz, sonsuzluk bir sayı değildir. çok çok çok büyük bir sayı da değildir. düşünebileceğimiz, hayal edebileceğimiz en büyük sayı hiç değildir. çünkü, her zaman için, herhangi bir sayıya 1 (yazıyla bir) ekleyerek daha büyük bir sayıya ulaşmamız mümkündür. sonsuzluk, matematiksel bir kavramdır, ve de sınırsız büyüklüğü ifade eder.

sonsuzluğu bir benzetme için katl etmek gerekir ise, örneğin duvarları, tabanı, tavanı, pencereleri, kapısı olmayan bir odaya benzetebiliriz. bu örnek gerçekten sonsuzluk kavramının ne kadar farklı bir boyutta olduğunu anlatmaya yetebilir. yetmeyedebilir ama her şekilde anahtar kelimenin “sınırsızlık” olduğunu hatırlatmak isterim.

matematiksel olarak, sonsuzluğun bir çok ilginç kullanımı var. bir sayı olmamasına rağmen üzerinde bazı işlemler yapılabiliyor ancak değişik, hislerimize uygun düşmeyen, sonuçlar ortaya çıkıyor. bunlara örneklemeler Calculus 1 dersinde fazlasıyla verilir diye düşünüyorum, ama hadi sizin hatırınıza bir kuple okuyayım size.

“duvarda aleph-sıfır şişe vardı, duvarda aleph-sıfır şişe vardı, biri kırıldı… kaldı aleph-sıfır şişe” isimli ünlü matematikçi şarkısında da belirtildiği üzere, sonsuzluğu sembolize eden sayılar (örneğin aleph-sıfır) üzerindeki işlemler normal aritmetik işlemler gibi çalışmıyor. ilginç bir şekilde, iki farklı sonsuzluğun sayıları (aleph-sıfır ve aleph-bir) birbirleriyle karşılaştırılabiliyor ve biri diğerinden büyük çıkıyor. bu aleph’ler ile ilgili de daha detaylı konuşulabilir, başka bir fırsatta oraya da dokunmaya çalışırım.

başka bir açıdan yaklaşmak gerekir ise, sonsuzluk gerçek manada her hangi bir şeye tekabül eden bir kavram değil. sayıların da böyle olmadığını düşünebiliriz, fakat sayılar bize nicelik ifade edebilen varlıklar; henüz sonsuzluk niceliğine tekabül edebilecek bir varlıkla (varlık kümesi ile) karşılaşmadığımızdan dolayı, ilk bakışta anlamamız iyice zorlaşıyor. bunun üzerine bir de felsefenin kafa karıştırıcı doğasını eklediğimiz zaman, sonsuzluk üzerine tartışması iyice manasız bir kavram haline gelmeye başlıyor.

gerçekte böyle bir kavramın varolduğunu düşünmeyen nacizane hizmetkarınız, bunun tamamen insan aklının bir fabrikasyonu olduğundan neredeyse emindir, matematikte aksiyomatik olarak kullanıldığından kesinlikle emindir. gel gelelim, matematiksel olarak o kadar faydalıdır ki bu kavram, o kadar çok teorinin temelini oluşturmaktadır ki, aslında gerçekte varolmanın o kadar da önemli olup olmadığını da bazen tartmak gerekebileceğini öğrenmiştir bahsi geçen zat.

soru 1. bilimsel metod nedir?

cevap 1. bilimsel metod, kavramları anlamamıza yarayan bir araçtır. ortak bir dil konuşup, birbirimizin kafasını kırmadan ne dediğimizi ortaya koymamızı, anladığımızı anlatmamızı ve bizden sonraki nesillere bunları bırakmamızı sağlayan, insanlık çağları içinde bir çok defa denenmiş metodların sonuncusu, ve bir çok önemli çevreye göre (i.e. ben) de, en başarılısıdır.

bilimsel metodun ne olduğunu tartışmak aslında çok büyük bir mesele değil, çünkü esas öğrenilmesi gereken şey bilimsel metodun kendisi değil, nasıl bilimsel metoda uygun düşünebileceğimiz ve karşımıza çıkan durumları nasıl bilimsel metoda uygun değerlendirebileceğimizdir. kulunuz, köleniz cem yardımınıza koşmayı haliyle kendine bir borç bildiğinden, “çok acil bir şekilde bilimsel metoda uygun düşünmek ve değerlendirmek istiyorum.” diyen cengaverlerin imdadına yetişmek için elinden gelen herşeyi yapmak için burada.

bir hipotez ile bir adem evladı karşınıza çıktığı zaman, (”uzaylılar var.”, “ölümden sonra yaşam var.”, “pozitif enerji diye bir şey var.”) bunu bilimsel metodun eleğinden geçirmek isterseniz, en basit manada, bu eleğin altı (6) tane seviyesi var. inceleyelim:

1.1. yanlışlanabilirlik: bilimsel bir teorinin yanlışlanabilir olması gerekir. aslında bu çok saçma gelebilir size ama, bir kavramın yanlış olmasını düşünemiyorsak, bunu bilimsel bir tartışmada kabul edemeyiz. yanlışlanamayan önermeyi tahlil şöyle edebiliriz, ya o kadar geniş ve manasızdır ki, aslında bir şey denmemiştir bu önermede dolayısıyla yanlışlanamaz, (”bilimsel metod bir gün yanılabilir.”) ya da birden fazla çıkış yolu oluşturularak tartışmada, hipotezin yanlışlanmasına izin verilmeyebilir. (”bugün gezegenler doğru açıda değil, o yüzden pozitif enerjiyi sana aktaramıyorum.”)

1.2. mantıksallık: bir hipotezin mantıksal olarak hem tutarlı hem de sağlam olması gerekir. tutarlılık, tümdengelim sırasındaki çizgi üzerinde hipotezi hataya sürükleyebilecek herhangi bir yanlış olmamasını gerektirir. örneğin, (a) tüm köpekler siyah tüylüdür, (b) Boncuk siyah tüylüdür, (c) o zaman Boncuk bir köpektir mantıksal çizgisi tutarlı değildir, çünkü Boncuk adındaki bir kedi bütün bu sistemi çökertecektir. sağlam olmasını ise şöyle açıklayabiliriz, (a) tüm köpekler siyah tüylüdür, (b) Boncuk bir köpektir, (c) o zaman, Boncuk siyah tüylüdür mantıksal çizgisi tutarlıdır, fakat sağlam değildir, çünkü tüm köpeklerin siyah tüylü olduğunu söyleyemeyiz. yani, bir argümanın bu seviyeyi aşabilmesi için hem mantıksal olarak tutarlı, hem de varsayımlarının sağlam ve doğru olduğuna ikna olmamız gerekir.

1.3. kapsamlılık: bir konuda varolan tüm tecrübeler, deneyler ve gözlemler o konu tartışılırken dahil edilmelidir. eğer karşımızdaki insan bazı bilgileri gözönüne almıyorsa konu ile ilgili, bilimsel metodun ana noktalarından biri atlanmış olacaktır.

1.4. dürüstlük: hipotez hakkında öne sürülen kanıtların her biri kendi kendini kandırma olmadan değerlendirilmek zorundadır. bu aksiyom kapsamlılığa bir açıdan benzemektedir, ama burada dürüstlük, hipotezin tersini gösteren deliller karşısında hipotezin doğru olmadığını kabul edebilecek rasyonel düşünceyi ifade etmektedir.

1.5. tekrarlanabilirlik: en basit, ve en kritik parça. eğer bir hipotez, deneysel veya gözlemsel bir olguya dayanıyorsa, bu deneyin herhangi bir insan evladı tarafından, sayısal olarak limit koyulmadan tekrarlanabiliyor olması gerekir.

1.6. yeterlilik: bir iddiaya ait olan kanıtlar ve deliller o iddianın gerçekliğini ve doğrulunu ifade edebilecek yeterliliğe sahip olmalıdır. bunun için de üç tane ana kuralımız var:

1.6.1. kanıtlama sorumluluğu iddiayı ortaya atandadır.
1.6.2. olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir.
1.6.3. şehadete veya bilirkişiye dayanan kanıt yeterlilik oluşturmayabilir.

birincisinin açıklaması basit, bir kanıtın yokluğu, bir hipotezin varlığını getiremez. (”uzaylıların olmadığı kanıtlanamadı, dolayısıyla varlar.”) ikincisi ve üçüncüsü birlikte düşünülebilecek kurallar, örneğin yolda karşılaşsak ve ben size desem ki “evden çıkmadan gördüm, yağmur yağdı.”, buna kanıt istemeden inanabilirsiniz. ancak yolda karşılassak ve ben size desem ki “evden çıkmadan gördüm, ölümden sonra yaşam vardı.” bu hipotezim için daha ciddi kanıtlar istemekte haklı olursunuz.

sonuç olarak, bu altı ana başlığı günlük hayatınızda uygularsanız elinize herhangi bir şey geçeceğini sanmıyorum. ama olsun, yanıldığım görülmüştür.

not: bundan sonra da “Kritik Sorulara Elimizden Geldiğince Cevaplar” bölümümüzde sorularınıza cevap, yaralarınıza merhem, derdinize deva olmaya çalışacağım inşallah. forum’umuza girerek, üye olarak, bir şeyler yazarak bana ulaşmanız çok mümkün. bekleriz.

cem.

Türk Telekom’un Kahraman Dalgıçları

October 31st, 2005

Hatırlar mısınız? Bir ara, bir deprem nedeniyle internet bağlantımız mahvolmuştu. Yurt dışı çıkışımız, neredeyse sıfıra inmişti. Üstelik deprem, Türkiye’de bile değildi.

Hatırlar mısınız?

Elbette hatırlarsınız. Çünkü bu anlattığım olay sadece bir kere olmadı ki? Déjà vu kitabı yazdık. Ne zaman bir yerlerde deprem olsa internet iptal. Saygılı toplumuz ya. Depremzedelere yardım amacıyla ulusal internet servisimiz saygı duruşunda sessizce.

İşte o günlerden birinde Türk Telekom, durumu gözlemleyebileceğimiz bir internet sayfası açmıştı. O sayfada arızanın nedeni ve bu konuda neler yapıldığı yazıyordu. Şahane bir hizmet. Misal, bir keresinde “Dalgıçlarımız olay yerine doğru harekete geçmiştir.” diyordu sayfa. Sonra buna kendileri de çok güldüler herhalde. Hemen kaldırdılar.

Hepimiz çok gülmüştük. Hala da güleriz. Öyle ya… Aynı depremin etkilediği ülkelerin telekom teşkilatları, hemen ertesi gün, kocaman kocaman uydular kiralamış, alternatif hatları devreye sokmuş ve saire… Bizim Telekom bunların hiçbirini yapmamış.

Onlar, internetin yokluğunu sadece bir gün hissetmiş. Biz bir ay. Ama olsun. Bizim telekom sorunun köküne inmiş. Ne yapmış?

Dalgıç göndermiş.

Daha ne? Bir ay internet bağlantım yoktu ama göğsümü gere gere diyebilirim ki: “Bizim telekom dalgıç gönderdi oğlum, sizinki ne yaptı? Kira sözleşmesi… Hahayt. Güleyim bari.”

Siz gülmeyin hiç. Dalga geçmeyin. Niye mi?

Ya doğruysa?

Ya dünyada; okyanusa dalıp, mülkiyeti tamamen başka bir şirkete ait olan, fiber optik kabloları su altında –bir ay sürse de- tamir edebilen dalgıçlara sahip tek telekom teşkilatı bizimkiyse? Gülmeyin. Ya o yazıyı da hemen kaldırmalarının sebebi alçak gönüllülük ise?

“Ya evet… Dalgıçlarımız kabloyu onarıyor. Çok önemli bir şey değil. Biz onarırız canım. Ama koparmayın artık şu kabloları siz de.”

Şimdi de minimum A-DSL bağlantı hızının, bizzat ulaştırma bakanının kendi beyanına karşın, 512k seviyesine gelmediğini görüyoruz.

Olabilir.

En düşük hızlı bağlantı için ödenmesi gereken fiyat yaklaşık 100 YTL olmuş.

Yahu olabilir. Niye prostesto ediyor bu halk? Hiç anlamıyorum. Telekom dalgıç çalıştırıyor. Daha ne yapsın. Kolay mı her depremde okyanus tabanına inen o dalgıçların maaşını vermek? Bu internet kullanıcıları da hiç kıymet bilmiyor canım?

Şimdi bir telekom yetkilisi çıkıp da bana “Beyfendi ne saçmalıyorsunuz? Yok bizim dalgıçlarımız.” derse hayatta inanmam. Gizli servis dalgıçları vardır kesin. Eminim vardır o dalgıçlar. Yoksa Türk Telekom niye bizden en düşük hızlı bağlantı için yüz milyon istesin.

Amerika Birleşik Devletlerinde 2Mbitlik bir ADSL bağlantısının aylık ücreti yaklaşık $30. Bizde aynı hizmetin aylık ücreti ne kadar biliyor musunuz?

Yaklaşık yedi katı. Yedi!

Ama, Amerikalıların telekom dalgıçları yoktur eminim ki… Yoksa var mıdır yahu? Yoktur yoktur. Olsa, onlar da çok para alırdı internet hizmeti için. Kolay mı o dalgıçlarım maaşını ödemek?

Aslında bu minimum bağlantı hızının artırılmaması hizmeti, Temmuz ayında verilecekti. Ama yeterince A-DSL abonesi yok diye bu aya sarkmış. Demek ki daha fazla A-DSL abonesine ihtiyacımız var. O yüzden mi fiyatı iki katına çıkartıyoruz? Doğrusunu isterseniz benim küçük kafam bunu algılayamadı. Ama vardır bir bildiği telekomun. Benim dalgıçlarım yok. Onların var. Bana bir şey söylemek düşmez.

Dünyada internete telefonla bağlanan, neredeyse kalmadı. Dünyada telefonla internete bağlananlardan, üstüne bir de telefon parası alan da kalmadı. Zaten çok da yoktu. Bizde de ilk başta telefon parası alınmıyordu 0800’lü, internete ayrılmış hatlardan. Sonra birden bire para almaya başladılar. Ben de niye diye düşünüyordum. Halbuki ne basitmiş cevap. Belli ki dalgıçları o aralarda işe aldılar.

Belli ki o yüzden.

Hatırlar mısınız? Hani internet hizmeti alırken bir anlaşmaya imza atmıştınız. Hiç okudunuz mu onun şartlarını? Hatırlamazsınız. Okumadınız çünkü. Haydi size bir kıyak yapalım. O sözleşmedeki çok önemli bir noktayı hukuk dilinden, Türkçe’ye çevirerek özetleyelim. Sözleşme diyor ki:

1)Siz, Türk Telekom’a para verirsiniz.

2)O da size internet hizmeti verir.

3)Ama vermeyebilir de.

Vermezse ne olur? İnternet hizmeti kesilirse ne olur?

Hiçbirşey.

“Biz sorumlu tutulamayız.” diyor. “Size vermek zorunda olduğumuz bu hizmetin verilmesi her an kesilebilir. Bizi bağlamaz. Zarar görseniz de bizi sorumlu tutamazsınız.” diyor.

Benim hukuktan ne kadar anladığım tartışılabilir. Ama böyle bir sözleşme, hayatımda görmedim ben. Bir taraf kendi üzerine düşeni yapacak. Diğer taraf diyecek ki “Vallahi belki yaparım belki yapamam. Belli olmaz.”

Nasıl olur böyle bir durum? Kesin dalgıçlar yüzünden yine. Haklı adamlar. Kablo koptuğu zaman, kolay mı onu su altında onarmak? Kolaysa siz yapın! Okyanusun dibinde her şey vardır. Bunun köpekbalığı var, denizaltısı var. Zor. Zamanında onarılamayabilir.

Bu dalgıç meselesini gördüğüm site belki de telekom tarafından açılmamıştı da, sadece telekom tarafından açılmış görünümü verilmişti. Belki de hakikaten, göründüğü gibi, bir telekom açıklamasıydı.

Bana çok mantıklı geldi.

Evet evet… Türk Telekom’un senelerdir yaptığı acaip şeylerin sebebi beceriksizlik, bilgisizlik veya cahillik olamaz. Olamaz.

Evet evet. Kesin dalgıçlar yüzünden. Uğraşıp bir sebep düşünmeye çalışıyorum.

Aklıma gelmiyor bir türlü.

Kesin dalgıçlar yüzünden.

Her şeyi düşündükten sonra aklıma bir ihtimal daha geliyor elbette. Çok düşük bir ihtimal ama…

Ya dalgıçlar falan yoksa?

İşte öyleyse eğer… hepimize sabır ve mümkün mertebe akli denge diliyorum.

Fasih Sayın

eşyanın doğasına aykırı

October 25th, 2005

geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaş grubuyla bir şey tartışıyorduk, bu konuyu bizi okuyan milyonların da paylaşması ve de bahsi geçen milyonların paldır kültür gelmekte olan yeni çağa doğru azimli bir şekilde yürüyebilmek için gerekli olan aydınlıkla donatılmaları gerektiğini düşündüm. konuya bir girizgah eda etmeden, size önemli bir Türk yazarı olan Ahmet Haşim’in bir sözünü aktarmak isterim: “insan zekâsı, tabiatın içinde değil, tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir.”

aslen mesele, yine benim takıntılarımdan biri olan, çevrecilik konusundan açılmıştı. çok masum bir konu, değil mi? hatta, genel kanı dahilinde oldukça pozitif ve faydalı bir aktivite olduğu dahi söylenebilir. sizlere konu hakkındaki her şeyin ilk bakışta göründüğü gibi olmayabileceğini aktarmak istiyorum. bilimsel bakışın her zaman bir fanboi’u olduğum için öncelikle neden bahsettiğimizde hemfikir olalım. benim, ve o günkü tartışmaya katılan arkadaşlarımın, çevrecilikten anladığım (anladığımız) şey doğayı korurken yapılan işlerin bütünüdür.

benim tezim şu: aslında çevreciliğe, daha doğrusu doğayı korumaya gerek yok. biliyorum, ilk bakışta bu da size saçma gözükebilir, ancak bana biraz katlanmanızı ve sabır etmenizi rica etmek zorundayım. az evvel sarf ettiğim saçmalık yığınındaki mantığı görebilmemiz için doğa kelimesinin anlamını ve içeriğini tartışmamız lazım. bence doğayı en iyi tanımlayan renk Pasifik Okyanusu’nun mavisi, ceviz ağacının yeşili, kümülüsün beyazı ya da nesli tükenmekte olan bir kelaynağın gözlerindeki sarıdan ziyade uzayın sonsuz boşluğunun siyahıdır. doğanın bizim görebildiğimizden, dokunabildiğimizden, hissedebildiğimizden çok daha büyük olması aslında o kadar da şaşırtıcı olmamalı.

o gün bunu farkedememiştim ama, benim arkadaşlarımla fikir açısından ayrıldığım (ama gönüller hep bir) noktayı Ahmet Haşim çok iyi tahlil etmiş; ancak bu tahlilin bütünüyle yanlış olduğunu düşünüyorum. insan ırkının doğanın üzerinde, doğadan farklı bir yerde olduğunu algılamak megalomani diye tanımlanıyor olsa gerek. betonarme bina inşa etmekten, bir hayvan türünün tüm nüfusunu dünya üzerinden silmeye kadar yaptığımız her şey, doğanın bir parçası; bunun çok temel bir sebebi var, biz de doğanın bir parçasıyız. bir kunduzun küçük çayına tahta parçalardan baraj yapmasıyla, bizim Fırat Nehrine baraj yapmamız arasındaki fark sadece o işe yatırılan sermayenin ve kazanılan artı değerin nicelikleri sanırım.

yanlış anlaşılmasın; kesinlikle bende de bir “servi senden uzun yok, yaprağında gözüm yok” durumu hasıl. gidip bütün ağaçları keselim, soyu tükenmekte olan canlılarla rus ruleti oynayalım, ya da her yer Dubai Towers olsun demiyorum, yapılan hareketlerde akl-ı selimi bir ölçüt almak daha hayırlı sonuçlar verir. hatta düşüncesizce yaptığımız bu hareketlerin bir kısmı ilerleyen yüzyıllarda bizim sonumuzu hazırlayacak olan temelleri atmaktan ibaret de olabilir. ancak benim şu kısa insanlık tarihinden anladığım kadarıyla, insan denilen varlık yaşamayı oldukça seviyor ve kolay kolay da vazgeçebildiği bir alışkanlık değil. bu alışkanlığımızı şu veya bu şekilde devam ettirmek için elimizden geleni yapacağımızdan eminim. dolayısıyla, çevreciliğin yanında bir argüman oluştururken, “insan soyunun devamı için gerekli olan ekosistemi koruma” gibi bir martavalla karşılaşmayı istemiyorum. karşımdaki insan mesela “bu görüntü hoşuma gidiyor, o yüzden korumak istiyorum” dese bunu tamamiyle anlayışla karşılarım, hatta yanında dahi olurum.

insanlar (ve insanlar tarafından kurulan organizasyonlar) kendi iradeleri ile hareket ederken kendilerine maksimum fayda sağlayacak şekilde hareket etmeye çalışırlar. dolayısıyla bir şekilde çevrecilik çevreci olmamaktan daha çok fayda sağlarsa insan ırkına, (böyle bir günün de geleceğini düşünüyorum) eminim ki hep birlikte Greenpeace’in kapısına üye olmak ve bağış yapmak için dayanacağız. o gün gelene kadar hep davrandığımız gibi davranırsak, yaptığımız tek şey doğanın acımasız dengesine katkıda bulunmak olacaktır; zayıf olan türler yok olacak, güçlü olanlar daha da güçlenecektir. o yüzden mantık, bilim, içgüdü ve kader ile üzerinde binyıllardır kalem oynattığımız yuvarlağı bir kez daha taşırmadan doldurur isek belki, sadece belki, gelecekte et yerine tofu yemekten kurtulabiliriz.

cem.

Dişlerimi Tükürdüm

October 14th, 2005

Geçtiğimiz hafta Atilla İlhan’ı kaybettik. Aslında bu tarz olaylarda “kaybetmek” fiilinin kullanılması da bana hep garip gelmiştir. Sanki Atilla İlhan, cüzdan da nereye koyduğumuzu unuttuk. Ama kaybettik demek teamül olmuş. Belki de “Atilla İlhan öldü” demekten daha az üzücü. Merhuma suç isnad etmek gibi “Atilla İlhan öldü.” demek. Suçu kendi üzerimize alıyoruz bunun yerine. Öyle ya… “Atilla İlhan öldü” deyince ölmeyi yapan kendisi. Oysa “Atilla İlhan’ı kaybettik” deyince bizim salaklığımız. Niye kaybettik Atilla İlhan’ı? Hay Allah… gibi.

Çok severdim Atilla İlhan’ı. Şahsen tanışıklığımız yoktur. Ama yine de severdim. Üstadın bir çok özelliği vardır. Fakat bu özelliklerinden hiçbiri onu sevme sebebim değildi. Ne şiiri, ne fikirleri, ne siyasi duruşu. Tipinden bile çok hoşlanmazdım açıkcası. Ama severdim merhumu. Bu yazının geri kalanı niye sevdiğimle ilgili bir anı ve itiraf yazısı olacak.

Lisedeydik. Edebiyat öğretmenimiz Aynur Bayraktar, oldukça ciddi bir dönem ödevi vermişti. Her birimiz, edebiyat kitabından bir parça seçip yazarı hakkında detaylı bir rapor yazırlayacak ve bu raporu sınıfa sunacaktık. Gerçekten detaylı bir şey hazırlamak isteyenlerin iki kişilik ekipler kurabileceklerini de söylemişti Aynur Hoca. Sonra da eklemişti: “İki kişi olacaksanız, çok iyi bir ödev beklerim.”

Sıra arkadaşım Atahan ve ben de panik içerisinde edebiyat kitabını karıştırmaya başladık. Bir şekilde bu angaryadan kendimizi sıyırmamız gerekiyordu. Ama kitaptaki hikayeler hep çok uzundu. Tam ümütsizlik her tarafımızı kaplamışken o sihirli sayfa gözümüze çarptı. Şöyle yazıyordu sayfada:

Ben bir şehre geldiğim vakit
O başka bir şehre gitmese
Singapur yolunda demeseler
Bana bunu yapmasalar yorgunum
Üstelik parasızım pasaportsuzum
Ne olur sabaha karşı rıhtımda
Seslendiğini duysam Pia’nın
Sırtında yoksul bir yağmurluk
Çocuk gözleri büyük büyük
Üşümüş ürpermiş soluk
Ellerini tutsam Pia’nın
Ölsem eksizsiz ölürdüm…

E süperdi bu elbette. Kısacık birşey. İsmi de Pia… Pia ne ola ki? “Hocam” dedik. “Biz Atilla İlhan’ı yapıcaz.” Sonra da güldük. “Atilla İlhan’ı yapıcaz.” O zamanlar kulağa daha da komik gelirdi bu cümleler. Hoca dedi ki : “Oo. Atilla İlhan… Zor iş çocuklar. Bakın size bazı kitaplar tavsiye edeyim”. O tavsiye etti, biz de “Hı hı.. evet… eeveet.” diyerek tek bir satır bile not almadık. Atilla İlhan’dan bize ne o zaman.

Atilla İlhan kim? Nedir Pia? O zamanlar bizim için varsa yoksa Metallica. Hayat adaletsiz, favori şarkımız “…and justice for all”, en sevdiğimiz yazar Lovecraft. Niye? Çünkü James Hetfield’in de en sevdiği yazar o.

- Çocuklar bakın koyu renkler güneş ışınlarını emer. Misal kışın ne renk giyersiniz?
- Siyah.
- Çok güzel. Ama yazın ne renk giyersiniz?
- Siyaaaaah!

Bu haldeydik. En sevdiğimiz renk hep siyahtı. T-Shirtlerimiz siyah, gömleklerimiz siyah, defter kaplarımız siyah. Sarışın kızarkadaşım saçlarını siyaha boyardı. Dahası mı var? Hayat adaletsiz. Biz asi.

Justice is lost, justice is raped, justice is gone.

En sevdiğimiz albüm kapağı bu. James Hetfield en iyi şair. Atilla İlhan kim ki? Nedir Pia? Varsa yoksa Metallica.

İlerleyen günlerde yaptığımız tek çalışma herhalde benim “Nezih Kitabevi”ne gidip bir Atilla İlhan kitabı almamdır. Küçücük bir kitaptı. Ve nefret etmiştim o kitaptan. Atilla İlhan’ın bizi kandırdığını öğrenmiştim çünkü:

Pia’nın sadece bir kıtasıymış o bizim okuduğumuz.

İşin yoksa gerisini oku. Kim bilir daha ne kadar şiiri vardır bu adamın. Of ki ne of!

Sunum günü, yavaş yavaş değil, hızlı hızlı geldi. Ve edebiyat öğretmenimiz Aynur Bayraktar’a ilk defa buradan itiraf ediyorum ki hiç, ama hiç çalışmadık. Bir sayfa bile okumadık. Ama salak değiliz elbette. Salak değiliz de sadece kendimize fazla güveniyoruz. Sabah Almanca dersini kırıp, kütüphanede çalışırız. Bir sürü Atilla İlhan kitabı alırız kütüphaneden. Çalışmış gibi rastlantısal sayfalarına post-it’ler yapıştırırız. Sonra okuruz işte. Şiir değil mi abi? Hepsi aynı.

İşin komiği, yahut daha ziyade trajikomiği, öyle de yaptık.

Sandığımızdan çok daha iyi başladı herşey. Atilla İlhan ile ilgili, edebiyat kitabında yazan bütün bilgileri sıraladık. Sonra Pia’nın tamamını okuduk sanki çok müthiş bir keşif yapmış gibi. Kaybolmuş bir sümer kitabesini okurcasına bir ses tonumuz vardı. Sıra geldi rastlantısal şiirler okumaya. Bu şiirleri biz seçmiş gibi yapacaktık ve şüphe uyandırmasın diye aynı anda yorumlayacaktık. Ne var ki şöyle güzel bir şiir gelmiyordu bizi de rahatlatacak. Ta ki…

Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm
Daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor
Büyükdere’de dövdüler Emirgân ve birileri
Geceleyin dövdüler dişlerimi tükürdüm

Oğlum bu ne? Adamı dövmüşler, adam da şiir yazmış. Çok hoşumuza gitmişti. Özellikle “Dişlerimi tükürdüm” kısmı… Hastası olmuştuk. Zira aynen devam ediyordu:

Emirgan’la aramız çok eskiden beri yok
Niye ölmedim diye bana bozuluyor
Ötekiler şurda burda azar azar gördüğüm
Çakıdan bozma itler sustalı birileri
Fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum
Bir vakit omuzlarım tutmadı dişlerimi tükürdüm

Neydi bu yahu? Öyle sıkıcı bir şiir gibi değildi sanki. Acaba adamı hakikaten dövmüşler miydi? Yoksa mecazi manada bir dayaktan mı bahsediyorduk. Yok yok… Bayağı dövmüşlerdi Atilla İlhan’ı… Yazık amcaya ya. Sevmiyorduk onu. Ödev ya. Ödev sevilir mi hiç? Ama amca dövülür mü? Vay adiler!

Boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor
Gecenin bir saatinde gizlice kustum
Bir böcek yürüyordu boynumdan içeri
Burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum
Büyükdere’de dövdüler Emirgân ve birileri
Ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok
Kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
Çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı
Omzum bir vakit tutmadı dişlemi tükürdüm

Böcek demiş, kan demiş, kavga demiş. Kusmuş amca bir de. Ama yine de yazmış. Ne bu abi? Kanıyla mı yazmış acaba?

Fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum
Daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor
Hiç kimse o halimde görsün istemiyordum
Eczane aramak filan aklımdan geçmedi
Sıcak bir şeyler içmek otelde motelde
Kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
Dağıtılmış suratımı avuçlarına saklamayı
Ağlamayı düşünürdüm kim bilir belki de
Bir vakit omzum tutmadı dişlerimi tükürdüm

Tamamdır. Adam ağlamamış, eczaneye gitmemiş. Helal olsun be. Kafiyeli mafiyeli de yazmış. Yürü be Atilla İlhan! Helal olsun sana. “Dişlerimi tükürdüm” de nasıl bir cümle ki? Aferin Atilla İlhan. Gizli Metalci Atilla İlhan. Tamamdır. Atilla İlhan da bizden belli ki.

Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm
Daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor
Büyükdere’de dövdüler Emirgân ve birileri
Senin için dövdüler dişlerimi tükürdüm

Vay be… Hocayla tartışacağız şiiri. Ama ismi aklımıza gelmiyor, gözümüzün önünde olmasına karşın. Bizce artık bu şiirin ismi “Dişlerimi Tükürdüm”. Tamamdır. Coşuyoruz artık. Atilla İlhan da bizden ya. Nereden ulaştıysak bu yoruma… Herşey daha rahat artık. Kendimizce yorumluyoruz Atilla İlhan’ı. Bir ders sürmesi gereken sunum, iki ders sürüyor.

Sunumun sonunda Aynur Hoca bize teşekkür ediyor ve herkese örnek gösteriyor. “Şahane bir ödev olmuş çocuklar, hiç beklemiyordum.” diyor. “Uzun olmuş ama çok güzel olmuş.” Biz de diyoruz ki:

“Eee hocam. Konu Atilla İlhan olunca zor tabii her şeyin tek bir derse sığması.”

İkimiz de 100 alıyor, oturuyoruz yerimize. 100 de öyle kolay bir not değil. Kimseye bedava 100 yok bizim okulda. Keyif, bin beşyüz. Atilla İlhan artık kanka. Laf söyleyenin karşısında biz varız.

Şiiri, fikirleri, siyasi duruşu… Bize ne. Atilla İlhan bize birer 100 hediye etmiş. Atilla İlhan’a laf eden dişlerini tükürür artık…

Bak Atahan, cümle içinde kullandım oğlum!..

Fasih Sayın

bir oyuncunun savunması

October 4th, 2005

geçenlerde farkettim ki oyun meselesi hayatta benim için en kritik kavramlardan biri. boş vakitlerimin çoğunda oyun oynadım, oynamadığım zamanların çoğunda oyun düşündüm, genel olarak da, içinde bulunayım bulunmayayım, değişik oyun komünitelerine hizmeti kendime borç bildim. şu iki cümleyi okuyunca içinizde “lamer!”, “hadi len ordan.”, “deli misin evladım?” gibi negatif anlamlar yüklü ünlemler, noktalar ve soru işaretleri sarfedenler olabilir. bu yazıyı yazmaya karar vermemdeki en önemli sebep işte bu ve benzeri yorumlardır, çünkü bir noktada bunlar beni oyun meselesi ile bu kadar alakalı olmamın olağandışı olabileceği hissine gark etmişti.

konuyla ilgili ikinci ilham kaynağım ise Godfrey Harold Hardy’dir. yazdığı A Mathematician’s Apology (Bir Matematikçinin Savunması1) isimli kitapta hayatı boyunca yaptığı işi neden yaptığını, daha doğrusu bu işin neden yapılası bir iş olduğunu düşündüğünü anlatıyor. benim de yapmak istediğim tam olarak bu olduğu için yazının başlığının böyle olmasını uygun (hatta haddime düşmeyerek, bir nebze de şiirsel) buldum. bu arada, eğer fırsat bulursanız ve de matematikten nefret ediyorsanız/anlamıyorsanız/bana göre değil diyorsanız, bazı insanların neden bu konuyla bu kadar uğraştığını anlamak için çok başarılı bir kitap; tavsiye edilir.

dediğim gibi ben hayatım boyunca oyun oynadım. aklınıza gelen her tür oyunu denemediysem dahi, en azından ne olduğun biliyorumdur diye tahmin ediyorum. yarın bana Aborjinlerin onyedinci yüzyılda oynadığı Patlak Kanguru oyununu da mı biliyorsun diye birisi gelirse, ne cevap veririm bilmem ama, içinde bulunduğum çevrenin de sayesinde çok şey gördüm diyebilirim. bilgisayar oyunları, masaüstü oyunları, rol yapma oyunları (bundan sonra RPG olarak geçecek, bazı terimleri Türkçe’ye çevirmenin zorluğuyla bir kere daha karşı karşıyayız), kart oyunları, saklambaç, futbol, istop, çamlak çömlek… ne varsa işte. bütün bu oyunların ortak iki tane noktası var, ve buradan da oyun kavramının tanımı çıkıyor:

1. bir amaç.
2. bu amaca ulaşmak için yapabileceğimiz hareketleri tanımlayan ve sınırlayan bir kurallar bütünü.

bu iki kalemin dışındaki herşey, ama herşey, gereksiz. gereksizden kasıt, başka bir şey olmasın lütfen değil; örneğin hikayesi olmayan bir bilgisayar oyunu sıkıcı olur, ama yine de bir oyun olur. bu tanımı dikkatli incelerseniz, sevgili okuyucular, hayattaki çoğu şeyi bir oyun olarak görebileceğimizi farkedersiniz. hemen şöyle şatafatlı bir örnekle günümüze renk gelsin: ebeveynlerinizin ya da eşinizin size verdiği elektrik faturasını yatırma görevi, teknik olarak bir oyundur. amacı bellidir, bir makbuz almak. kuralları bellidir, makbuzun üstünde yazan miktar kadar para ödemelisinizdir, bu parayı belli saatlerde ödeyebilirsiniz, sizden önce gelen insanları beklemek zorundasınızdır, gününü geçirirseniz ortada dönen para miktarı artar, ve bir sürü daha kural. kabul ediyorum, çok da zevkli bir oyun değil bu, iki defa oynamak istemem ben mesela ama amacıma hizmet eden bir örnek olduğunu düşünüyorum.

sevgili okuyucu, şu anda hiddetle kalktığını hisseder gibiyim. “ama Cem efendi, o zaman herşeye bir oyun diyebiliriz, olmaz ki böyle!” demeniz an meselesi sanırım. buradaki problem, dilimizde (ve dünyanın diğer çoğu dilinde) yatıyor. oyun kelimesi bir sebepten çocuksu, eğlencelik, hafif bir anlam kazanmış yıllar içinde; matematiğin Oyun Teorisi (Game Theory) diye bir bölümünün olduğunu bilmek belki sizi şaşırtabilir. beni bu düşünceye sevkeden noktalardan biri de buydu: matematik gibi insanlığın gerçekten tek evrensel dilinde, nasıl olurdu da oyun kavramı yer alabilirdi? konu hakkında araştırmalar yaptıkça, tam olarak aradığım şeyin bu olduğunu öğrendim, oyun kavramını formüle edilmiş bir mantığa oturtmuştu insanlar. kitaplar okudukça şaşkınlığım giderek arttı, bu teorinin uygulamaları borsaların çalışma sisteminden, enternasyonel politikaya kadar değişik alanlarda kullanılabiliyordu. çok saygı duyduğum bu dil, oyun kelimesine ve kavramına büyük bir ihtimamla yaklaşıyordu, üzerine büyük matematikçiler kitaplar yazıyorlardı. tatmin olmuştum.

oyunları bu kadar sevmem sanırım bakış açımdan kaynaklanıyor. hayatta herşeyi bir merhale olarak görürüm küçüklükten beri, başarmak her zaman mümkün olmasa da, karşıma çıkan her işi iyi yapmak içgüdüsüyle doğmuşum. Sol elle yazı yazabilmek, telefon numaralarını hafızada tutabilmek, bisiklete binebilmek, bilgisayar oynamak, klavyeye bakmadan yazı yazabilmek, Çin yemeğini çubukla yiyebilmek… aklınıza gelen ufak tefek, önemsiz hangi iş varsa, işte ben onu iyi yapmak için azimliyim. oyunlara bu kadar bağlı olmamın sebebi de bu, her birinin bana ufak bir meydan okumaymış gibi geliyor. bazen, oyunları eğlenmeden oynadığımı da hissediyorum, bazı arkadaşlarım oyun oynamanın eğlence için olduğunu savunurlar örneğin. ben bu görüşe kısmen de olsa katılmıyorum; benim, bilinçaltımda, keyif aldığım şey, oyunun iyi bir oyun olması, beni zorlaması ve dolayısıyla beni geliştirmesidir.

hayır, Super Mario’nun başına otururken “evet, bu beni daha zeki bir insan yapacak bir saat içinde! ha hayt!” demedim hiçbir zaman, ama Nietzsche’nin dediği gibi “sizi öldürmeyen herşey, daha güçlü yapar.” el beceriniz artmıştır, tepkileriniz daha kuvvetlidir, problemlerle karşılaştığınızda bunları nereye oturtacağınızı daha iyi tahmin edebilirsiniz, büyük resme bakma yeteneğiniz yükselmiştir ve saire… hayatta yaşadığınız herşey size yeni şeyler öğretir, ve oynadığınız oyunlar da hayatınızın bir parçasıdır. o yüzden, aslında her gün bilgisayar oynamakla her gün ağırlık kaldırmak arasındaki tek fark, geliştirilen yönünüzün farkıdır, ve bu seçim tamamiyle size ve ne istediğinize kalmıştır.

sabahlara kadar bilgisayar başında oturduğunuzda annenize yapacağınız bu ve bunun gibi açıklamalar hem uykulu hali yüzünden kafasını karıştırıp sizi sığ sulardan kurtarabilir, hem de rahatlıkla insan psikolojisinin çok yaşamsal bir bölümü olan kendini kandırma dürtüsünü başarıyla tatmin edebilirsiniz; benim gibi sizin de gün sonunda bu açıklamaya sarılarak rahat bir uyku çekebileceğinizi tahmin ediyorum.

bu yazının içeriğinin çoğu insana hitap etmeyeceğini biliyorum. hatta belki buranın havası için biraz da ciddi, ya da yersiz kaçmış olabilir. başta da dediğim gibi, bu sayfanın ana odağı oyun olacağına göre, ve de oyun oynamam, düşünmem, çalışmam yetmediği gibi üzerine yazmam da sözkonusu olacağına göre, bu yapılan işlere dair benim açıklamamı devasa kitlelere iletmenin elzem olduğuna dair bir düşüncem var. umarım yanlış çıkmam ve vaktinizi (vaktimizi) boşa harcamam.

cem.

1: Nermin Arık’ın çevirisidir. burada “apology” kelimesinin sözlükteki ilk anlamlarına bakarsanız “özür” manasına geldiğini farkedersiniz, ancak yazıldığı senelerde “apology” kelimesi aynı zamanda “kendini açıklama, sebep gösterme” gibi manalarda kullanılırmış.